KÜFÜR ORTAMINA GİREN MÜMİNİN TAŞIDIĞI ÖZELLİKLER

Soluk soluğa koşanlara andolsun, Ateş saçanlara, Sabah vakti baskın yapanlara. Derken, orada tozu dumana katanlara, Bununla bir topluluğun orta yerine kadar dalanlara. (Adiyat; 1-5)

Kuran'a baktığımızda, müminlerin, en başta da peygamberlerin, hayatları boyunca küfürle mücadele ettiklerini görürüz. Peygamberlerin sosyal ortamlara girdikleri, küfrün önde gelenleriyle görüşüp İslam'ı tebliğ ettikleri, inkarcılarla göğüs göğüse cihat ettikleri Kuran'ın bize aktardığı, tarihin de şahitlik ettiği bir gerçektir. Aynı durum peygamberlerin izinden giden müminler için de geçerlidir. Müminler, İslam'ı tebliğ etmek, küfürle mücadele etmek için her fırsatta inkarcıların içine dalar ve Kuran'ın emirlerini yerine getirirler.

Buradan da anlaşıldığı gibi mümin, Kuran'da bildirilen ya da işaret edilen meşru ve zorunlu koşullar söz konusu olduğunda küfür ortamlarında bulunabilir; daha doğrusu bulunması şarttır. Bunlar; İslam'ı temsil veya tebliğ etmek, "kâfirleri 'kin ve öfkeyle ayaklandıracak' bir yere ayak basmak", küfrün zulüm ve adaletsizliğine karşı mücadele vermek, bilgi elde etmek gibi dinin menfaatlerine yönelik durumlardır.

Dolayısıyla, baştan beri ele aldığımız, küfürden maddi ve manevi olarak kopup-ayrılma konusu, kesinlikle, cihat olayını engelleyen bir soyutlanma olarak anlaşılmamalıdır. Bunun haricindeki beraberliklerin, kaçamakların sebep ve sonuçlarını ise önceki bölümlerde detaylı olarak izah ettik.

Peki meşru bir gerekçeyle küfrün arasında bulunan bir mümin nasıl olur?

ORADA BULUNUŞ AMACINI AKLINDAN ÇIKARMAZ VE GAFLETE KAPILMAZ

Müminin gerçek kalitesi, küfrün hakim olduğu, içinde hiç kimsenin Allah'ı anmadığı ve hatırlamadığı, Allah'ı unutmaya yönelik tüm şartların oluştuğu ortamlarda belli olur. Rahmâni bir amaçla küfrün arasına giren bir mümin, her türlü şartta ve ortamda Allah'a bağlı olduğunu, gevşemediğini, itaati, itidali, şahsiyeti ve asaleti elden bırakmadığını ispat edeceği bir imtihan ortamının kendisi için özel olarak yaratıldığının farkındadır. Bu nedenle, küfürle biraradayken, orada bulunuş niyetini sürekli aklında tutar, Allah'la olan irtibatını ve imani derinliğini asla kaybetmez.


Oysa böyle bir ortamda, imani olgunluğu tam anlamıyla elde edememiş bir kişinin nefsindeki olumsuz düşünce ve eğilimler doğal olarak ön plana çıkar. Olay bir anda ibadet boyutundan çıkarak nefsani bir boyuta sürüklenir. Bunun sonucunda ihlası zedelendiğinden, asıl yapması gereken işe gerektiği gibi konsantre olamaz, dolayısıyla yapılan işten de tam bir verim alınamaz. Bu yüzden, küfür ortamına, başlangıçta meşru ve lüzumlu bir gerekçeyle girilmiş olsa bile sonradan nefse en ufak bir pay çıkarmamalı, onu sürekli kontrol altında tutarak gerçek amaca kilitlenmelidir.

Mümin, küfrün içine girdiğinde İslam'ı temsil ettiğinin bilincindedir. Bu nedenle de bu ortama, olabilecek en etkili ve ihtişamlı bir biçimde girer. Nefsinin bu ihtişamdan kendisine pay çıkarmasına da izin vermez. Gittiği yerde Allah'ı unutarak gaflete kapılmak, tipinin, kıyafetinin, arabasının veya ortamın havasına girmek, kesin bilgiyle iman etmiş bir mümin için olacak şey değildir.

Böyle bir tutuma girmek, küfrü etkilemek, kızdırmak veya hayran bırakmak bir yana, tam tersine kişinin kendisinin küfürden hal almasına, bilinçaltının şeytani telkinlere açık ve savunmasız bir hale gelmesine yol açar. Çünkü Allah'ı unutan kişiye kesinlikle şeytan musallat olacaktır:

Kim Rahman (olan Allah)ın zikrini görmezlikten gelirse, biz bir şeytana onun 'üzerini kabukla bağlattırırız'; artık bu, onun bir yakın dostudur. Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar. (Zuhruf; 36,37)

Küfür ortamı da bu ins ve cin şeytanlarının en yoğun bulunduğu ortamlardan biridir. Bu "şeytan"ların sürekli fırsat kolladıkları, en ufak bir hata ve gafleti bile değerlendirecekleri unutulmamalıdır. Böyle bir ortamda çok daha yoğun bir teyakkuz ve uyanıklık durumu gereklidir. Bu da ancak, "Ve de ki: 'Rabbim, şeytanın kışkırtmalarından sana sığınırım. Ve onların benim yanımda bulunmalarından da sana sığınırım Rabbim.'" (Mü'minun; 97, 98) ayetinde belirtildiği gibi, şeytanın verebileceği manevi zararlardan, vesvese ve olumsuz telkinlerden Allah'a sığınmakla mümkün olur. Çünkü, şeytanın Allah'ın ihlaslı kullarına hiçbir zararının dokunamayacağı, ayetle garanti altına alınmıştır:

(Şeytan) Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna." (Hicr; 39-40)

Amaçtan en ufak bir sapma olmadan, tam bir ihlasla, Allah'ın rızasını kazanmak, Allah'ın şanını yüceltmek, küfrü kendi mekanında öfkelendirmek gibi samimi ve halis bir niyetle hareket edildiğinde ise, artık Allah'ın kesin bir başarı vereceği şüphesizdir. Kendilerine ait sandıkları mekanlarda ihlaslı, kararlı, güçlü imana sahip müminleri gören inkarcılar, ellerinde olmadan Allah'ı, ölümü ve cehennemi hatırlarlar. Bu durumdan da müthiş derecede huzursuz olurlar. Bu yüzden doyasıya yaşamak istedikleri isyan, günah ve sınır tanımazlığın zevkini tam olarak tadamaz, yıllardır bastırdıkları vicdanlarının sesini yeniden duymaktan rahatsız olurlar.

... (müminlerin) kâfirleri 'kin ve öfkeyle ayaklandıracak' bir yere ayak basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları, karşılığında mutlaka onlara bununla salih bir amel yazılmış olması nedeniyledir. Şüphesiz Allah, iyilik yapanların ecrini kaybetmez. (Tevbe; 120)

ETKİ VE BAŞARIYI YALNIZCA ALLAH'TAN BEKLER

Mümin, her zaman olduğu gibi, küfürle muhatap olurken de dua halindedir. Çünkü onu başarılı kılacak, küfür üzerindeki heybet ve etkiyi yaratacak olan, maddi imkanları, dış görünümü ya da zekası değil, ancak Allah'tır. Allah'ın başarı vermesi ise, sebeplere değil, doğrudan doğruya niyete ve duaya bağlıdır. Allah, duaya verdiği önemi "De ki: 'Sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?..'" (Furkan; 77) ayetiyle de açıkça bildirmiştir.


Gerçekten de güzellik, zenginlik ve ihtişam yalnızca birer vesiledir. İhlaslı, dürüst, Allah rızası için bir hareket olduğu takdirde Allah bu fiziksel üstünlüklere bir de manevi güzellik ve üstünlük katar. O zaman da metafizik ve ezici bir üstünlük ortaya çıkar. Bu üstünlük, müminin yalnızca dış görünümüne değil, hareket, konuşma ve tavırlarına da yansır. Bütün hareket, tavır ve konuşmaları son derece akılcı olur. Tüm bu özellikler de küfrü, adeta büyülenmişcesine, aşırı derecede etkiler.

Kuran'da, Hz. Yusuf'un başına gelenlerin anlatıldığı kıssada bu ilahi kuralın en güzel örneğini görürüz. Hz. Yusuf çok üstün bir fiziksel güzelliğe sahiptir. Fakat ayette, kendisini gören kadınların onu gözlerinde daha da "büyüttükleri" ve adeta bir melek olarak algıladıkları belirtilir:

(Kadın) Onların düzenlerini işitince, onlara (bir davetçi) yolladı, oturup dayanacakları yerler hazırladı ve her birinin eline (önlerindeki meyveleri soymaları için) bıçak verdi. (Yusuf'a da:) "Çık, onlara (görün)" dedi. Böylece onlar onu (olağanüstü güzellikte) görünce (insanüstü bir varlıkmışgibi gözlerinde) büyüttüler, (şaşkınlıklarından) ellerini kestiler ve: "Allah'ı tenzih ederiz; bu bir beşer değildir. Bu, ancak üstün bir melektir" dediler. (Yusuf; 31)

Demek ki Allah Hz. Yusuf'u onlara, zahiri güzelliğinin daha ötesinde güzel ve heybetli göstermiştir. Güzelse Allah daha da güzel göstermiş, fiziksel üstünlüğü katlanarak artmıştır. Onu meleğe benzetmeleri de ondaki bu manevi güzellik, heybet ve asaletten, imanındaki üstünlükten kaynaklanmıştır.

Kadınlar, daha önce yeryüzünde hiç rastlamadıkları bir heybet ve güzellikle, üstünlük ve kaliteyle karşılaştıkları için, Hz. Yusuf'un onlar üzerindeki etkisi de çok büyük ve kalıcı olmuştur. Bambaşka, gündelik hayatta hiç rastlamadıkları bir boyutla karşılaşmış, merak, ilgi ve hayranlıkları da aynı derecede olmuştur.

Hz. Yusuf örneğinde olduğu gibi, Allah ihlaslı bir mümini bu tür ekstra özelliklerle donatmasa, onun dışarıya karşı vereceği etki, sıradan bir yakışıklı, sıradan bir zengin veya sıradan bir zeki ya da kültürlü insanın oluşturduğu yine sıradan ve geçici bir etki ve hayranlıktan öteye gidemez. En güzel fiziğe de sahip olsa, en şık ve pahalı elbiseleri de giyse, saatlerce konuşsa, yine de gerekli ve kalıcı etkiyi yaratamaz; o ortamdan ayrıldığında da silinir gider.

ÖRNEK BİR AHLAK VE KİŞİLİK YAPISI SERGİLER

İnkar edenlerin, her zaman, can düşmanları olarak gördükleri müminlerin, tüm hareket ve ifadelerinden ters ve olumsuz anlamlar çıkarabileceklerini, önyargılı ve düşüncesizce yaklaşabileceklerini hatırdan çıkarmamalıdır. Bu nedenle mümin, küfrün içinde yapacağı her hareket ve konuşmanın, her davranışın, en ince mimiğine kadar ölçülü ve kontrollü olmasına, karşı tarafın koz olarak kullanabileceği en ufak bir açık bile vermemeye azami ölçüde dikkat eder. Küfrün en temel vasfı olan alaycılığına malzeme verecek hiç bir davranışta bulunmamaya, hiçbir ifade sarfetmemeye özen gösterir. Bütün bunları yaparken de hem doğallık ve samimiyet boyutundan ayrılmaz, hem de küfürle yüz göz olmayacak bir vakar ve asaleti sürekli muhafaza eder.

Bu kadar ince bir denge ve kontrolü sağlamak sıradan bir insan için ilk bakışta güç görünse de, asalet, vakar, akılcı, bilinçli, ölçülü ve kontrollü davranmak müminin zaten doğal vasfıdır. Dolayısıyla, yapılan hareket sırasında ihlaslı olunup yalnızca Allah'a güvenildiği takdirde, Allah'ın mümine yardımcı olacağı, onu küfrün karşısında kesinlikle küçük düşürmeyip yücelteceği şüphesizdir. Böyle bir durumda kişinin her hareketinin ve her sözünün Allah'ın koruması altında olacağı kesindir.

Buna karşın, küfrün arasına ihlassız ve nefsani bir şekilde girildiğinde tamamen farklı ilahi kanunlar işlemeye başlar. Böyle bir hareketin karşılığında, başarısızlık, küçük düşme, mahcup olma, zor durumda kalma, mağdur olma gibi sonuçları da en başından göze almak gereklidir. Bu tip bir durum, küfürde daha önceden bırakılmış olan olumlu etkiyi de-eğer varsa-zedeler, hatta yokeder. Böyle bir durumda, karşı taraftaki inkarcı, ya kendisinin önceden yanıldığını ve o kişiyi eskiden gözünde fazla büyütüp abarttığını düşünür, ya da zeka ve uyanıklık derecesine göre, onda önceki halinden bir farklılık olduğunu sezinler. Karşısındakinin zaafını ve manevi gerilemesini kimi inkarcılar da bu şekilde içgüdüsel olarak hissedebilirler. Dolayısıyla küfrün arasında bulunan imanlı bir kişi, bütün mümin topluluğunu temsil ettiği için, olayın diğer ucu da davanın ve müminlerin geneline dokunur. Her ne kadar, en olumsuz olay, en olumsuz gelişme bile sonuçta İslam'ın hayrına dönüşse de, kişisel olarak yapılabilecek her türlü hatanın, verilecek her türlü yanlış imajın bütün müminlere ve davaya yansıyabileceğini de akıldan çıkartmamak gerekir.
İhlas, samimiyet ve dava bilincinden yoksun, ezik ve zayıf şahsiyetli, lafını sözünü, oturup kalkmasını, giyinmesini bilmeyen kimselerin İslam adına küfrün karşısına çıkmaları, inkarcıların kendilerine olan güvenlerini arttırır, küfürlerini pekiştirir. İnkarcılar, böyle bir kimsenin imanının, dolayısıyla şahsiyetinin zayıflığından, kişisel zaaflarından cesaret alırlar. Aldıkları bu cesaretin sonucunda da kimi zaman o mümine gerek ima yoluyla gerekse doğrudan kendi sistemlerini, düşünce ve yaşam tarzlarını savunma, övme veya açıklama gayretine girerler. Hatta daha da öteye giderek, onun zayıf iman ve şahsiyetinden kaynaklanan hal, tavır, davranış ve konuşma bozukluklarını İslam'a ve müminlerin geneline maletmeye çalışırlar. Bu yüzden, savunduğu dini gerektiği gibi temsil edemeyeceğini hisseden bir kişi eğer, bir parça vicdanı kalmışsa, İslam adına ortaya çıkmamalı, bunu ehil olanlara bırakmalıdır. Aksi bir davranış küfrü sevindirmekten, müminleri zor durumda bırakmaktan başka bir işe yaramaz.

Bunun aksine, inkarcıların güçlü imana ve şahsiyete sahip ihlaslı müminlerin yanında kendi dinlerini anmaya cesaret bulmaları, onların dinlerinden taviz koparabilmeleri mümkün değildir. Bu yüzden gerçek mümin, küfür üzerinde, "... bugün inkâra sapanlar, sizin dininizden (sizi dininizden çevirmekten) umut kesmişlerdir..." (Maide; 3) ayetinde belirtilen umutsuzluğu ve çaresizliği oluşturan insandır.